İranın İlk Vampir Filmi

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin heyecanla beklenen filmlerinden biri de “A Girl Walks Home Alone at Night”!

Gösterildiği her festivalde büyük övgülerle karşılanan film, İran sinemasının ilk vampiriyle tanıştırıyor bizi.

İran sinemasının ilk vampir filmi olan “A Girl Walks Home Alone at Night”, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösterilecek. Kısalarıyla pek çok ödül kazanmış İranlı kadın yönetmen Ana Lily Amirpour’un ilk uzunu da olan film, İran’daki Bad City adlı bir hayalet kasabada geçiyor ve bu çivisi çıkmış kasabaya yeni gelmiş gizemli bir kadının hikâyesini anlatıyor.

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek.

KAPİTALİST ROBOT

Piyasa ekonomisi üretim maliyetini düşürmek ister. Bunu bilmek için ekonomist olmaya gerek yok. Bir şirket için önemli olan daha çok üretim yapmak daha çok para kazanmaktadır. Kapitalist mahallede büyük balık küçük balığı hep ham eder. Bu ölüm kalım savaşında olan hep zavallı işçiye olur.

Sendikalar, ticaret hukuku, uluslar arası anlaşmalar, doğası gereği, hep sermayeden yana tavır alır.  Kazançları azalınca ilk yaptıkları işçi ücretlerine sınırlama getirme olur. Bilgi teknolojilerinin gelişmesi bu tabloyu her geçen gün işçiler aleyhine ve sermaye lehine değiştirmektedir. Kapitalist ekonominin yakın bir gelecekte fazla işçiye gereksinimi olmayacak, durum onu gösteriyor, neredeyse bedavaya çalışan kapitalist robotlar işçilerin yerini alacak. Robotlar, tatil istemiyor,  zam istemiyor, çay molası istemiyor, robot sendikaları da yok, olsa bile ne yazar. Peki, işçilere ne olacak? İşte esas problem bu.

Dijital teknoloji yeni bir sosyoloji doğuruyor, eğitim bu sosyolojinin merkezine oturmuş. Liberal ekonomi siyasetin gündemine eğitimde kaliteyi taşıyor. Hükümetler eğitimi akıllı tahtalarla değil akıllı insanlara emanet ediyor, onlarda her problemi çözüyor. Dünya ticaretinin yaklaşık %40’nı nano-teknoloji oluşturuyor. Bu eğilim ekonomik literatüre  ‘Bilgi Kaynaklı Üretim Ekonomisi’ (Knowladge Base Economy)gibi yeni bir kavram ekliyor. Gelişen dünyanın bilgiyi üreten, bilgiyi kullanan, bilgiyi depolayan, bilgiye ulaşan insanlara yani fikir işçilerine ihtiyacı var, bilgisizlere değil. Robotları tasarlayan, interneti bulan, füzeleri atan, NMR görüntüleme sistemleri gibi sağlık alanındaki tüm yenilikleri yapan, facebook, Google, bulan, mavi kuşu uçuran, her yer taksim her yer direniş diye bağıran, bilgili aklını kullanan yeni bir sosyal sınıf doğuyor. 21’inci yüzyılın siyasetini bu sınıf belirleyecek. Araştırma geliştirme yapıyor yenilikçi teknolojiler üretiyor, kürek kazma sallamıyor. Artık işçilik kalitesi beden gücü değil sahip olduğu bilginin kalitesi ile ölçülüyor. Onlar da robotların efendisi oluyor.Çözüm kaliteli profesyonel sayısını artırmak.

Tarih toplumların kaderini bilim insanları ve mühendisler çizdiğini defalarca kanıtlamıştır. Ülkelerin siyasal gücü ve ekonomik potansiyeli insan sermayesine(Human Capital) dayanmaktadır.  Silikon vadisinde veya Telekom vadisinde veya silikon kavşağında, özgürlük ve eşitlik içersinde bilgi yarışı vardır, toma yok, biber gazı yok, cop yok, kurşun yok duvarlarında konser veya bir kültürel etkinlik ilanları var. Üniversiteleri dilsiz değil, her konuda seslerini yükseltebiliyor. Medya penguen kılığına girmiyor. Orada kimse senden veya benden veya sağcı solcu, kiliseye mi cami ye mi havraya mı gidiyor şeklinde değerlendirilmiyor. Bütün Arap halkı bir araya gelse, yapay zekâlı bir robot üretemez. Arabistan saraylarını bile her türlü tehlikeye karşı duyarlı sensorlar yani akıllı robotlar koruyor.

Gelecek yirmi otuz sene içinde internet sistemine öylesine yoğun yeni uygulamalar eklemlenecek ki yaratılan ekonomik değeri, bilgiye dayalı üretim aşamasına ulaşmış ülkeler paylaşacak. Bilgi paylaşım ve haberleşme portlları olan facebook veya tweet’i yasaklayan ülkeler ağızlarını açıp bakacak.

İnsansız hava araçları özgür, onları denetleyen kontrol kuleleri yok, istedikleri yere konuyor istedikleri gökte uçuyorlar. Kanatları 6cm iki metreye kadar değişiyor Konya ovasındaki bu sene ne kadar buğday üretilecek ithal ettiğimiz robotlar biliyor. Akarsular nerede kirlenmiş resmini çekiyor.  Biraz büyüklerinin gövdesine silah monte ediliyor istediğin noktaya tam isabetli atış yapıyor. İsrail’den aldığımız insansız hava araçlarının, yani HERON’ların bakımını dahi yapamadık, ama lafa bakarsan bizden üstünün yok bu coğrafyada, her şey bize soruluyor. Artık robotlar savaşacak insanlar değil. İnsanların yarış alanı akıllı robotlara karar verme yetisini yükleyen yapay zekâ alnında olacak. Peki, acaba hangi üniversite veya hangi devlet araştırma geliştirme merkezi böyle konular ile meşgul oluyor. TÜBİTAK basit bir sesi dahi analiz edemiyor veya damara göre şerbet veriyor. İşte bizim bilimsel ve teknolojik kalitemiz. Bir gurup insan bunları yazdığım için bana ifrit oluyor, kardeşim bana kızacağına otur masa başına yap bir yapay zekâ tasarımı. Baksana namazı bile yapay zekâlı bir modem kıldırıyor.

İnternet haberleşmesi olgunlaştıkça milyonlarca bina yenilenebilir mikro enerji sistemleri ile donatılacak. Yeşil enerji interneti etkinleşecek. Lojistik otomatik internet ulaşımına bağlanacak. Bu etkinlikler ve benzerleri iyi eğitim almış tam profesyonel uzmanlarca yürütülür. Büyük çoğunluğunda fizik ve matematik bölümleri olmayan, olanlarında ise çağın gereklerine göre eğitim verilmeyen üniversitelerimiz ile biz bu yarışta yer alabilir miyiz? Siz karar veriniz, bunu TV ekranlarının çokbilmişlerine bırakırsanız Türkiye birinci. 2050’li yıllara gelince akıllı teknoloji pazarı bilgi kaynaklı üretim ekonomisine geçmiş bir azınlığın eline geçecek. Şimdi problem her sene iş piyasasına katılan milyonlarca insana iş bulabilme sorununa çözüm aranıyor ve çözüm olarak kaliteli eğitim işaret ediliyor. Nasıl geçmişte yaşamımıza ‘SU AKAR TÜRK BAKAR’ gerçeğe yansırmış ise 21’inci yüzyılda yaşantımıza  ‘TWEET FİLAN TANIMAM’ gerçeği yansıyacaktır. Seçim sonuçlarına göre tavır takınan ekranların çokbilmişlerine benden bir ağabey tavsiyesi: biraz bilgi teknolojileri ile ve bu teknolojilerin entelektüel alt yapısını oluşturan fizik, kimya biyoloji ve matematik eğitiminin uluslar arası standartlarda nerde durduğunu incelesinler. İstanbul Ankara arsındaki uzaklığı kilogram ile ölçen lise mezunlarının sayısına baksınlar. Sonrada 21’inci yüzyıl Türklerin yüzyılı olacak palavrasını okumaktan vazgeçip gerçekçi olsunlar.

İkinci dünya savaşından sonra, gençlerini kayıp eden Avrupa’nın, harap olan şehirlerini ve ekonomilerini ayağa kaldırmak için beden işçilerine ihtiyacı doğdu. Hiç bir eğitimi olmayan Anadolu gençleri bu fırsattan yararlanarak 1950’li yıların ortalarında başta Almanya olmak üzere misafir işçi statüsünde Avrupa’ya göç ettiler. Son yirmi senedir dünyada yeni bir nitelikli göç hareketi yaşanmaktadır. Milyonlarca her meslekten profesyonel, çalışma imkânlarının bulunduğu yoğun rekabetin yaşandığı ülkeler göç etmektedir. Ülkeler göçmen kabul etmekte çok seçici davranmaktadır. Bu durum karşısında Türk gençlerinin yurt dışında iş bulma imkânları bile kalitesiz eğitim nedeni ile yok denecek kadar azdır.

Tanrı Türkü korusun demekle iş bitmiyor.

10 yıl mağarada yaşayan sanatçı, desenleriyle mağaraya can verdi

Paulette profesyonel olarak ‘mağara oymacısı’ olarak çalışıyor. Ancak son projesinde patronları parasını vermeyi kabul etmeyince, Paulette her şeyi bırakıp, yalnızca kendisine ait bir mağara yapmaya karar verdi. Sonuç olarak ortaya bu desenler çıktı.

Resimler İçin Link e Tıklayınız

http://www.radikal.com.tr/fotogaleri/radikalist/10_yil_magarada_yasayan_sanatci_desenleriyle_magaraya_can_verdi-1242207

KÜRESELLEŞME

Bir efsaneye dönüşen küreselleşme kendi dinamiklerini, kavramlarını, kültürünü ve sosyolojisini kendisi yaratıyor. Uluslar arası siyaset ve sosyologlar, bu gelişmeleri yeni bir uygarlığın ayak sesleri olarak okuyor.

Akılı telefon, tablet bilgisayarlar gibi internet erişime sağlayan hızlı ve güçlü mobil iletişim araçları bilgi trafiğini 2012 yılına göre neredeyse %70 oranında artırıverdi. Bunu karşısında hiç bir güç duramaz. Dünya artık bir bilgi okyanusu içinde nefes alıyor. Bilgiyi üretemeyen, bilgiyi depolayamayan, bilgiye ulaşamayan, bilgiyi kullanamayan ülkeleri zor günler bekliyor.

Sınır tanımayan özgürlük ve insan hakları kavramları,  meydanları dolduruyor. Toplum tüm anlaşmazlıkların çözümlendiği bir dünyanın özlemini çekiyor, talebini gür sesi ile haykırıyor. Şiddet içermeyen toplumsal olayların karşısına polisin çıkmasını kabullenmiyor. Gezi parkında kırmızılı hanımın yüzüne sıkılan biber gazı veya orantısız güç kullanımı ve ölen gençler küresel bir olay haline geliveriyor. Singapur’dan Toronto’ya kadar her yerde insanlar olanları sorguluyor. Şiddete pasif direniş gösteriyor, mizah yolu ile karşı duruyor. Ne kadar zorlanırsa zorlansın olayları yerel bir kafeste tutmak mümkün değildir, kişilik sahibi olma ve özgürlük bilinci tüm demir parmaklıkları eritiyor. Toplum ne askeri nede teokratik diktatörlük istiyor.

G-7 ve G-20 toplantılarını protesto ediyor. Serbest piyasa ekonomisinin servetin dağılımında adaletsizlikler yarattığına inanıyor. İnsanlar sadece kendi haklarını değil gezegendeki tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulmasını talep ediyor Ne balinaların katledilmesini nede Gezi parkındaki ağaçların kesilmesini istiyor. Büyük Atatürk’ün dediği gibi ‘Yurtta Barış Dünyada Barış”ı.hâkim kılmak istiyor. Din, ırk, inanç, etnik köken gibi kavramların rengi soluyor. İletişimdeki gelişmeler küresel ilişkiler ağını ortaya çıkardı, şimdiye değin birbirinden bağımsız gibi duran olgular arasında yeni ve güçlü bağlar belirdi.

Küreselleşmenin tüketim toplumuna evrimsileşmesi, dünyayı şimdiye değin görülmemiş bir ilişkiler yumağına dönüştürdü. Dünyanın sosyal yapısını oluşturan farklılıklar arasında ortaya çıkan çok taraflı ilişkiler, bireylere ve kurumlara yeni sorumluklar yükledi. Dijital teknoloji ekranlarındaki sanal gerçek, benzeşim programları,  robotik, otomasyon ve benzer yenilikler, bilginin temel girdi olduğu yeni bir üretim süreci yarattı.  Ekonomistler bu gelişmeleri bilgi kaynaklı üretim ekonomisini (Knowlodge Base Economy) olarak tanımlıyor. Zengin ve refah toplumuna dönüşmede bilginin önemini kavrayan ülkeler, eğitim sistemlerini yeni ekonominin koşulları ile uyumlu hale getiriyorlar.
Ülkemizin böyle bir dünyada etkin bir rol üslenebilmesi için ekonominin politik gücünün motoru olan şirketlerimiz kendilerine şu soruları yöneltmek durumundadır:

1-Şirketimin küresel tablodaki yeri nedir?

2-Bilim ve teknolojideki gelişmelerin sunduğu olanaklardan nasıl yararlanabilirim?

3-Yenikçi teknolojiler geliştirmek için neler yapmalıyım?

4-Küresel ekonomiye nasıl eklemlenebilirim?

5-Şirketimin çalışanları küreselleşmenin gerektiği bilgi ve beceriler ile nasıl donatabilirim?

Bu ve benzeri soruların gereğini yerine getiren şirket veya holdingler bilgi kaynaklı üretim sürecinde yer alabilecek, getirmeyenler ise taşeron şirket olmanın ötesinde bir değer taşımayacaktır. Kendilerine ancak alış veriş merkezleri veya perakendecilik veya temsilcilik gibi iş kollarında yer bulabileceklerdir, yani mahallenin efendisi değil çalışanı olacaklardır.

Son 20 senede pazar payı yüksek bir gelişme olan nano teknolojide üretim çok ciddi AR-GE süreci geçirerek ekonomik değere dönüşüyor. Şimdi ülkemizde hangi holding nano-teknolojik üretim yapabilecek bir AR-GE olanaklarına sahip, sorgulamalıyız. Küresel ekonomiye eklemlenmek, AR-GE yatırımı yapmakla mümkündür. Gerisi teknoloji transferidir. Kazanan teknolojiyi üretendir transfer deden değil.

Bilgi çağını yaratan dijital devrim,  yaşamın bütün alanlarına ayak basarken toplum insanlığın şimdiye değin yaşamadığı yeni bir kültürün doğum sancılarını çekmektedir.  Yaşama büyük kolaylıklar sağlayan bilim ve teknolojiden toplumun soyutlanması mümkün de değildir. En basitinden İnternete erişimin engellenmesi veya çanak antenlerinin yasaklanması o toplumu küreselleşmenin dışına iter. Siyasi partiler, hükümetler, devlet, sivil toplum kuruluşları, hükümetlere bağlı olmayan ticaret odaları federasyonlar gibi mesleki kuruluşlar, organizasyonlar, şirketler, holdingler, nasıl küresel resimde kendilerine bir yer bulmak zorunda ise, kendi geleceğini planlayan gençlerde kendilerine aynı resim içinde yer bulmak zorundadır.

Küresel dünyada rekabet, insanların milliyetine, dinine, inancına, derisinin rengine bakılmaksızın, ne kadar işinin ehli, ne kadar yeniliklere açık, ne kadar profesyonel, ne kadar aklını kullanma yeteneğine sahip, ne kadar tek başına karar verebildiğine, tartışma kültürüne, bağımsız düşünebilme yetisi gibi bireysel özellikler üzerinden yapılmaktadır. Şimdi geleceğini onun bunun yardımına ve torpiline gerek duymadan kendi donanımlarına göre belirlemeye çalışan onurlu bir genç kendisine şu soruları sormak zorundadır:

1-Ben tek başına birey olarak mesleki kalitenin öne çıktığı küresel rekabetin çizdiği tablonun neresindeyim?

2-Diğer ülkelerin profesyonelleri ile iletişim kurabile şansım ne kadar.

3- New York, Londra, Paris, Berlin veya Şanghay gittiğimde kendi mesleğimle ilgili yaşamımı sürdürecek bir iş bulabilir miyim? Yani bilgi okyanusunda yelkenimi rüzgâr ile şişirebilir miyim?

4-Aldığım eğitim bana bu imkânları sağlayacak kalitede midir?

Bunları düşüneceksin, sade sen değil ailen de düşünmek zorunda, onlarda senin geleceğinden sorumlu insanlar, aldığın eğitimi seni geleceğe hazırlamakla görevli tüm kurumları sorgulayacaksın. Aklını kullanmayana gelecekte ekmek yok.

Asansör kabinlerine taşıtlardaki gibi hava yastığı sistemi yerleştirilmesinin, olası kazalarda yaralanma ve can kaybını önleyebileceği bildirildi.

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Karakılçık, asansör kazalarının dünyanın her ülkesinde yaşanabildiğini söyledi.

Kazalara karşı teknik önlem alınmasının yanı sıra asansöre konulacak görsel ve yazılı talimatnamelerin de kazaları önleyebileceğine dikkati çeken Karakılçık, bu konuda televizyonlarda yayınlanacak kamu spotunun, halkı bilinçlendireceğini kaydetti.

Son dönemdeki asansör kazalarının genellikle kabine bağlı halatın kopmasıyla meydana geldiğini vurgulayan Karakılçık, “Halat kopmalarında, fiziksel olarak bakıldığında kabin içindeki bireyin üzerine etki eden kuvvet yok. Yani uzay boşluğundaki gibi bir durum meydana geliyor. Asansör yere çarptıktan sonra birey de kabinin içindeki tabana çarpıyor. Kabin standardının yükseltilmesiyle de kazaların önüne geçilebilir. Otomobillerde olduğu gibi kabinlerin içine hava yastığı yerleştirilebilir” dedi.

“Kabin düşerken cenin pozisyonu alın”

Kabinin düşmesi durumunda gösterilecek bazı reflekslerin de faydalı olabileceğini savunan Karakılçık, şunları aktardı: “Sert, kırılgan iskelet yapısıyla korunan iç organlarımız yumuşak dokulu olduğu için darbeleri azaltmak amacıyla kaza anında duruş biçimi çok önemli. Dış darbeler esnetilerek, hem dış organlarımız hem de iç organlarımızın alacağı darbeler azaltılabilir. Kazada meydana gelebilecek yaralanmaları azaltmak için kabinde, bebeğin ana rahmindeki gibi cenin pozisyonunda durmak gerekir. Kabin düştüğü sırada kişi kendini mümkün olduğunca toplamalı ve küçülmelidir. Elleriyle başını, kollarıyla da vücudunu destekleyecek biçimde pozisyon alınabilir. Bu pozisyon, kazalarda yaralanma ve can kaybını kısmen azaltabilir.”

Ameliyatlar “3D teknolojisi”yle kolaylaştı ve süreleri kısaldı

Sinema, televizyon ve telefon alanında günlük yaşamda çok önemli bir yer edinen 3D teknolojisi, sağlık sektöründe de yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu teknolojiyle gerçekleştirilen laparoskopik ameliyatlarla yara iltihaplanması büyük ölçüde azalırken operasyon sonrası iyileşme süresinin az olması ve hastanın günlük yaşama hızlı dönmesi mümkün hale gelebiliyor.

Acıbadem Bursa Hastanesi Organ Nakli Merkezi Sorumlusu Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Bülent Oktay, yaptığı açıklamada, geçen yaz mevsimi başından bu yana Türkiye’de kullanılmaya başlanan 3D laparoskopik ameliyatların gittikçe yaygınlaştığını söyledi.

Kamu ve özel hastanelerin bu yönteme yöneldiğini belirten Oktay, sistemin pahalı görülmesine rağmen hem hastanın sağlığına kavuşması hem de süre azalmasına bağlı olarak ameliyat sayısının artacağı dikkate alındığında kısa zamana kendisini amorti ettiğini dile getirdi.

Oktay, bu sistemde ameliyat ekibinin özel bir gözlük taktığını, geniş bir ekranda ameliyat edilecek bölgenin net bir şekilde görülebildiğini, derinlik hissinin fazla olması sayesinde organın arka bölümüne de rahatlıkla müdahale edilebildiğini anlatarak, uzun damarların bile risksiz bir şekilde temizlenebildiği bilgisini verdi.

Söz konusu yöntemle damarların arkasına rahatlıkla müdahale edebildiklerini vurgulayan Oktay, “Bu yöntemin çok avantajı var. Hastada kanama riski çok az. Uzun kesiler yok denecek kadar az. Bu sayede ameliyatlardaki kan kullanımı da ciddi anlamda azaldı. Bu yöntemin, ameliyat sürelerinde de büyük katkısı oldu. Örneğin canlı vericili böbrek nakli ameliyatında verici ameliyatı 2,5 saat sürerken bu yöntemle ortalama 1,5 saate indi” diye konuştu.

Bülent Oktay, bu yöntemle hastanın vücudunda laparoskopi için gerekli cihazların girebileceği 1-2 santimetrelik 3-4 kesi yapıldığını, çıkarılacak parça büyüklüğü kadar bir bölümün kesildiğini ifade ederek, bu sayede iyileşmesi çabuk gerçekleşen hastanın günlük yaşamına kolay dönebildiğini bildirdi.

Yöntemin, böbrek, idrar darlığı, prostat, mesane ve üroloji ameliyatlarında rahatlıkla kullanılabildiğine değinen Oktay, “Bu yöntem, ağırlıklı olarak etrafında boşluk sağlanabilen organlarda kullanılıyor. Dikiş atmak daha rahat olduğu için kalpte robot yardımıyla laparoskopiyi kullananlar var ama yaygın olarak karın ameliyatlarında kullanılıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Oktay, zamanla yarışılan organ nakli operasyonlarına 3D teknolojisinin zaman anlamında ciddi katkı sağladığını sözlerine ekledi.

Uçakta bu koltukları seçmeyin

Amerikalı bilim insanları genelde sık ayağa kalkmak veya uzun bacaklarını koridora uzatmak isteyen yolcuların koridor tarafını tercih ettiğini bunun çok tehlikeli olduğunu bildirdi.

Tuscon’daki Arizona Üniversitesi Mikrobiyoloji bölümünden Charles Gerba, özel bir bilim blog sitesine yaptığı açıklamada koridor tarafının yolcular için hastalık rizikosu oluşturduğunu iddia etti. Koridor tarafında oturan yolcuların daha sık koridordan geçmekte olan diğer yolcular tarafından dokunulduğu ve daha fazla bakteri ve mikroba maruz kaldığı belirlendi. Kabindeki hava akımının yukarıdan aşağıya doğru olduğuna dikkati çeken Mikrobiyolog Gerba, temiz hava sirkülasyonun tüm kabine dağılmadığını ve böylece yolcuların yanından oturan diğer yolcunun nefesini de içine çektiğini söyledi.

Uçaklardaki ‘Novovirüs’ün özellikle koridor bölgesinde yayıldığına dikkati çeken uzman, örnek olarak 2008 yılında Boston’dan Los Angeles’a gitmekte olan uçakta çok sayıda yolcunun aynı anda ‘Novovirüs’ kapmasını gösterdi. Bu yolculukta çok sayıda yolcuda kusma ve ishal belirtileri görülünce kaptan uçağı zorunlu olarak Şikago’ya indirmiş ve yolcular acilen hastanelere götürülmüştü.

Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın araştırmasında da genelde koridor tarafına oturan yolcuların, hasta yolcuların dokunmasıyla bulaşıcı hastalıklara yakalandıkları saptanmıştı. Gerba, tuvaletlerdeki, koltuklardaki kol dayama yerlerinde, kemerlerde ve koltuk masalarındaki virüs ve bakterilere dikkat edilmesi gerektiğini de belirtti