Midterm Öncesi

Sistemi sinav icin hazir hale getirdim. Bu bağlamda bundan sonra katkılarınız benim onayımdan geçmeden yayınlanmayacak. Ben onay verdikten sonrada siz değişiklik yapamayacaksınız.

Advertisements

Google Kansere El Attı!

Google şimdilerde akıllı bir hap üzerinde çalışıyormuş. Amerika merkezli teknolojinin yapı taşını oluşturan Google üzerinde çalıştığı bu hapla kalp krizi, felç ve kanser gibi ölümcül hastalıklara erken teşhis koyabilecek ve bu hastalıkların önlenmesinde yardımcı olacak. Ölümcül hastalıklar önceden saptanabilecek çünkü bu hap insan vücuduna girdikten sonra sahip olduğu nano parçacıklar kana karışıp, insan vücudundaki hastalıkları hücreleri tespit edecek. Böylelikle ölümcül hastalıkların önüne geçilmiş olacak. Öyle mi olacak acaba?

Teknolojinin tıpta da hayatımıza girmesi, sağlık biliminin henüz başarılı olamadığı alanlarda teknolojinin başarılı olabilmesi insanlara ne kadar güven sağlayabilecek? Ya da tıpa, sağlık bilimine olan güvenimiz ne olacak?

Ayrıca, henüz araştırma aşamasında olan projenin hayata geçmesi halinde, hastalar bileklerinde bulunan bir sensör sayesinde sürekli gözlemlenecekmiş de. Bu gözlemlenme, takip edilme hali doktorlardan çıkıp sensörlere ve Google’a mı emanet edilecek?

Kaynakça: http://www.ntvmsnbc.com/id/25546937/

The Social Network

Belki filmi izleyeniniz olmuştur ama ben filmi yeni izleyenlerdenim ve izlemeyenler de hemen izlemeli 🙂 Çünkü film, her gün milyonlarca insanın saatlerini harcadığı Facebook’un nasıl kurulduğunu detaylarıyla anlattığı için gerçekten çarpıcıydı. Öyle ki, Facebook’un kurulmasının da birtakım sebepleri vardı ve bunlar Mark Zuckerberg Harvard’da öğrenciyken içinde bulunduğu durumlar ve çevresiyle olan ilişkileriydi.

Bu kuruluş hikayesi kız arkadaşının Mark’ı terk etmesiyle başlıyor. Mark bunu kendine yediremeyince Harvard’ın kız yurtlarının bütün sitelerinden fotoğraflara erişip, karşılaştırmalı bir program yazıyor ve bu fotoğrafları karşılaştıran facemash.com sitesini kuruyor. Beklenilmediği kadar kullanıcıya erişiliyor, Harvard’ın sistemi çöküyor ve ertesi gün Mark bir anda bütün okulda tanınır oluyor. Daha sonra bugünkü haline yakın olan, herkesin kendi bilgilerini paylaştığı ama sadece Harvard öğrencilerinin kullanabileceği thefacebook.com’u kuruyor. Bu siteyi başta sadece Harvard’lı öğrencilerin kullanmasının nedeni de “daha prestijli olacağı ve bu yüzden daha çok dikkat çekeceği” olarak lanse edilmiş.

Bu kısa kuruluş hikayesi Mark’ın sosyal ilişkileriyle öyle bağdaşmış durumdaki izlerken geldiğimiz durumu, sanal dünyayla olan bağımızı sorgulamamak mümkün olmuyor. Filmde Mark’ın sürekli olarak Harvard’da bir kulübe katılmak istemesi, bir topluluğa üye olmak isteyişi ve olamayışı onun bambaşka bir dünya, alem yaratışını açıklar nitelikte. Mark her ne kadar milyonlarca insanın kullandığı başka bir dünya yaratmış olsa da filmin sonunda, olan birkaç dostunu da çeşitli davalarda kaybetmiş durumda. Bu durum bizi toplumların geldiği konuma bakmaya itmeye yetiyor. Evet, milyonlarca kişiyi tek bir yerde görebiliyoruz, yaptıklarını takip edebiliyoruz, bir sürü arkadaşımız oluyor, hepsiyle istediğimiz an iletişim kurabiliyoruz ama aslında ne kadarıyla gerçek hayatı paylaşıyoruz?

The Social Network, belki Mark Zuckerberg’in hayatını ele alış şekliyle ya da başka sebeplerden eleştirilere çok açık bir filmdir onu bilemem. Ama yönetmeni David Fincher olan bu film, hayatımızda önemli bir yere sahip olan Facebook’un nasıl kurulduğunu, arkasında yatan toplumsal ve bireysel nedenleri açıkça ortaya sunduğu için izlenmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir film.

Hanged Iranian Woman Leaves Heartbreaking Last Message

İran’da 26 yaşındaki bir kadın bu sabah idam edildi. Suçu ise tecavüzcüsünü öldüren ‘kadın’ olmak, yanlış coğrafyada yaşamak.

21. yüzyıldayız ve adalet, kadın hakları gibi kavramlar sadece Ortadoğu’da değil dünyanın birçok noktasında yaşamıyor ve hala eşitlikçi bir dönüşümün yaşanması için gereken zemin sağlanamıyor..

İran rejimi tarafından yaşamına son verilen Reyhaneh Jabbari’nin annesine yazdığı son mektup içinde birçok gerçeği barındırıyor..

Sevgili Sholeh,

Öğrendim ki bugün kısasla tanışma sırası benimmiş. Yaşam kitabımın son sayfasına geldiğimi senden öğrenemediğim için kırgınım. Bilmem gerektiğini düşünmüyor muydun? Üzgün olduğun için ne kadar mahcup olduğumu biliyorsun. Neden senin ve babamın elini öpme şansını bana vermedin?

Dünya bana yaşamak için 19 yıl verdi. O uğursuz gecede ölmeliydim. Bedenim şehrin bir köşesine atılmalı ve birkaç gün sonra polis beni teşhis etmen için seni tecavüze uğradığımı da orada öğreneceğin adli tıp doktorunun ofisine götürmeliydi. Biz onların gücü ve servetine sahip olmadığımız için, katilim asla bulunamayacaktı. Hayatına utanç ve ızdırapla devam edecek, birkaç yıl sonra da bu ızdırap seni öldürecekti.

Her nasılsa bu lanetlenmiş hikaye değişti. Bedenim bir köşeye atılmadı, ama Evin Hapishanesi ve onun tek kişilik hücresine gömüldü, şimdi de mezarlığa benzeyen Şehr-e Ray hapishanesine. Ama kaderim buymuş, şikayet etme. Sen benden iyi bilirsin ki ölüm yaşamın sonu değildir.

Sen bizlere okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında bir hanımefendi gibi olmamızı öğretmiştin. Nasıl davranmamız gerektiğinin altını ne kadar çok çizdiğini hatırlıyor musun? Senin deneyimlerin yanlıştı. O kaza başıma geldiğinde, öğrendiklerimin bana yardımı olmadı. Mahkemede beni soğukkanlı ve zalim bir suçlu gibi anlattılar. Hiç gözyaşı dökmedim. Hiç yalvarmadım. Kanunlara güvendiğim için ağlamadım.

Ama kayıtsız olmakla suçlandım. İşte, sivrisinek bile öldüremez, hamam böceklerini antenlerinden yakalayıp dışarı atardım. Taammüden cinayetle suçlanıyorum. Hayvanlara yaptığım muamele bir erkeğe eğilim olarak yorumlandı ve hakim kazanın yaşandığı sırada tırnaklarımın uzun ve ojeli olduğu gerçeğine bile bakma zahmetine katlanmadı.

Kendisinden adalet beklenen bir hakim için ne kadar da iyimser! Ellerimin sporcu kadınlar gibi, özellikle de boksörler gibi, iri olmadığını sorgulamadı. Ve içime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi, beni sorgulayanların hakaretleri yüzünden ağlarken, en adi sözlerini dinlerken hiç kimse bana destek olmadı. Güzelliğimin son işareti saçlarımı kazıdığımda 11 gün hücre cezasıyla ödüllendirildim.

Sevgili Sholeh,

Duydukların yüzünden ağlama. Karakoldaki ilk günümde, yaşlı bekar bir görevli canımı yakmak için tırnaklarımı kullandığında, güzelliğin burada aranan bir şey olmadığını anlamıştım. Güzel görünmek, güzel düşünce ve dilekler, güzel el yazısı, güzel gözler ve görüş, hatta hoş bir sesin güzelliği…

Anneciğim, düşüncelerim değişti ve bunun sorumlusu sen değilsin. Sözlerimin sonu gelmeyecek; onları, senin yokluğunda ve senden habersiz beni infaz ederken sana ulaştırması için birine veriyorum. Sana miras olarak pek çok el yazımı bırakıyorum.

Yine de ölmeden önce senden bir şey istiyorum. Aslında bu dünyadan ve bu ülkeden bir tek isteğim var. Biliyorum bunun için zaman lazım. Ama lütfen ağlama ve dinle…

Senden mahkemeye gidip bu arzumu anlatmanı istiyorum, hapisteyken böyle bir mektup yazamazdım. Bir kez daha benim yüzümden acı çekeceksin. Eğer yalvarman gerekirse, bunun için sana kızmam. Gerçi sana yapmamanı söylememe rağmen infaz edilmemen için onlarca kez yalvarmıştın.

İyi kalpli annem, sevgili Sholeh, canımdan daha çok sevdiğim, toprağın altında çürümek istemiyorum. Gözlerimin, genç kalbimin toza dönüşmesini istemiyorum. Ben asılır asılmaz bunu ayarlamanı; kalbimin, böbreğimin, gözlerimin, kemiklerimin, vücudumdan ne nakledilebilirse onları ihtiyacı olanlara hediye etmeni istiyorum. Organlarımı alanların ismimi bilmesini, bana bir buket çiçek almalarını hatta benim için dua etmelerini bile istemiyorum.

Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün.

Dünya bizi sevmedi. Kaderimi istemiyorum. Ve şimdi ölümü kucaklayarak buna bir son veriyorum. Çünkü Allah’ın mahkemesinden, beni sorgulayanlardan ben davacı olacağım. Hakimden; beni taciz etmekten geri durmayan Yüksek Mahkeme’nin hakimlerinden davacı olacağım.

Yaratıcının mahkemesinde Dr. Farvandi ve Kasım Şabani’den davacı olacağım; tüm o bilgisizlerden, yalanlarıyla bana haksızlık eden, benim haklarımı çiğneyen ve gerçeğin bazen görünenden farklı olduğuna dikkat etmeyenlerden davacı olacağım.

Sevgili iyi kalpli Sholeh, diğer bir değişle sen ve ben suçlayanlar, diğerleri ise sanık. Bekleyip Allah’ın ne istediğini görelim. Ölene dek seni kucaklamak isterdim. Seni seviyorum.

Reyhaneh

Kaynak: http://www.slate.com/blogs/the_slatest/2014/10/26/reyhaneh_jabbari_hanged_iranian_woman_leaves_heartbreaking_last_message.html

CV yerine Facebook dönemi

Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de iş yerlerine personel alacak firmalar, istihdam edecekleri kişiler hakkında bilgi edinmek için CV’lerin yerine “Facebook” hesaplarını incelemeyi tercih ediyor.

“AMERİKA’DA SIKÇA KULLANILIYOR”

Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil İbrahim Gürcan, “İstanbul’da pek çok firma 2005’ten bu yana iş alımlarında sosyal medya hesabını soruyor çünkü bu adam nereye gider, nelerden hoşlanır, ne tür zevkleri vardır, görüşleri nelerdir, bunlara bakıyor. Bu şekilde alacağı elamanı tartıyor. Bir CV doldurmanın yanı sıra Facebook hesabında neler paylaşmış bunlara bakıyor. Bu şekilde aradığı kişi o kişi mi diye bunu analiz ediyor. Bu durum Amerika’da da yaygın halde kullanılmaktadır. Yani bir firmanın personel alımında sosyal medya hesabına kişiye yönelik bir araştırması da amaçtır, evdeki Ayşe teyzenin sabah yemekleri yapıp evi temizledikten sonra kim ne yapmış diye Facebook’unu açıp bakması da onun için bir amaçtır” dedi.

“EVİNİZİ, YATAK ODANIZI GÖRME İMKANI VAR”

Prof. Dr. Gürcan, Facebook’a tüm bilgilerin girilmesi halinde bunun bir CV özelliği taşıyacağını anlatarak şöyle devam etti:

“Yani orada doğum tarihinizden tutun bitirdiğiniz ilk ve ortaokul, lise, üniversite, master, önceki ve şu anda çalıştığınız kurum, sertifika programlarınız gibi yaşadığınız ortama kadar bütün bilgilerini girebiliyorsunuz. Zaten CV’de de bunlar var. Siz bir Facebook hesabı açıp da bu gerekli bilgileri girdiyseniz bu hesabınız bir CV özelliği taşıyor. Bütün bu bilgilerinizi açık tutuyorsanız sizinle ilgili bilgi almak isteyen kişi çok rahat bir şekilde bilgileri alabiliyor. Hatta eğer fotoğraf paylaştıysanız evinizi, hatta yatak odasına kadar görebilme imkanı var.”

Yeni trend: Giyilebilir teknolojiler

Giyilebilir teknolojiler son günlerde yavaş yavaş yaşamımıza girmeye başlayan yepyeni bir kavram. Aslında henüz Türkiye’de çok azımız onlarla fiziki temas kurdu ama gazetelerde, dergilerde, televizyonda, internette sürekli karşımıza çıkmaya başladılar.

Reklamlarda bu teknolojinin nimetleri bize anlatılmaya çalışılıyor. Henüz çok idrak edememiş olsak bile birkaç yıl içinde giyilebilir teknoloji endüstrisi bizi tamamen içine almış olacak. Günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen akıllı telefonlar bir şekilde bu ürünlerle bütünleşmiş hale gelecek. Zaten Apple, Samsung, Google, Microsoft gibi teknoloji dünyasının en büyük markaları şu aralar mesailerinin büyük bir kısmını bu teknolojiyi geliştirmeye ve rekabette geri kalmamaya çabalayarak harcıyor.

Aslında giyilebilir teknoloji kavramına çok da yabancı değiliz. 1980li yıllarda kullandığımız hesap makinalı kol saatleri bir tür giyilebilir teknolojiydi. O günlerde çocuk olanlar için nasıl da inanılmaz bir deneyimdi! Ya da 2000li yıllarda görmeye alıştığımız bluetooth kulaklıklar. Bir anda insanların sokakta, arabalarında kendi kendine konuştuğuna tanık olmuştuk.

Ama gelişen teknolojinin sağladığı olanaklara bakınca bu nostaljik ürünler çok da bir şey ifade etmeyebilir. Yeni nesil giyilebilir teknolojiler çok fonksiyonlu, oldukça geniş bir alanı tanımlıyor.Akıllı saatlerden gözlüklere, çiplerle donatılmış kıyafetlerden akıllı yüzüklere kadar ufku çok geniş bir alan. Bu deneyimin henüz daha çok başındayız ama vaatler sonsuz.

Meraklıları Nike’ın geliştirdiği Fuelband ya da Apple mağazalarında da satılan Jawbone gibi ürünlerle bu dünyaya bir süre önce adım atmıştı. Bu ürünler bileklik ya da kol saati olmanın yanı sıra, fiziksel aktivitenizi gün içinde ölçerek yeterli derecede hareket edip etmediğiniz, kaç kalori yaktığınız, kaç adım attığınız gibi bilgileri akıllı telefonunuzla senkronize bir şekilde size aktarabiliyorlar.

Giyilebilir teknolojilerin başka bir gözdesi akıllı gözlüklerden bahsedecek olursak eğer, devrim niteliği taşıyan ürün ise tabii ki adını sıkça duymaya başladığımız Google Glass. Google’un uzun süredir üzerinde çalıştığı bu akıllı gözlük önce sınırlı sayıda kişiye deneme amaçlı satıldıktan sonra, Mayıs ayı itibarıyla genel satışa çıktı. Şu anlık 1500$ gibi yüksek bir ücretle sadece ABD’de satılan Google Glass, şu günlerde İngiltere’de de satışa çıkıyor. İngiltere fiyatıysa 1000 pound olacak.

Google Glass bize alışık olmadığımız bir deneyim yaşatıyor. Gözlüğe entegre olan kamerayla video ya da fotoğraf çekebiliyor, sağ gözünüzün çok hafif üzerinde duran ekranda ise bu görüntüleri izleyebiliyor, internete girebiliyor, mesajlarınıza ya da gelen çağrılara cevap verebiliyorsunuz. Gözlüğe sesle komut verebiliyor ya da gözlük çerçevesine hafifçe dokunarak menülerde gezinebiliyorsunuz.

Gözününüz önünde duran bir ekranla dolaşmak ne kadar rahat bir deneyim? İnsanlar alışabilecek mi? Gözlük kullanmayan bir insan neden durup dururken gözlük taksın? gibi tartışma konuları mevcut.

Bu arada Google Glass’ın başka tartışmaları da gündeme getirdiğini hatırlatalım. Gözlüğe entegre bir kameranın bulunması gizli kayıt yapılabilir mi endişesini de beraberinde getiriyor. Zaten şimdiden ABD’de bazı barlar ve gece kulüpleri müşterilerinin özel hayatını düşünerek Google Glass’la içeriye girişi yasakladı. Başka tehlikeler de yok değil. Mesela siz farkında olmadan gözlük sahibi birinin banka internet şifrenizi kaydetmesi mümkün olabilir.

Akıllı gözlük konusunda piyasadaki tek ürün Google Glass değil ama popülerliği sebebiyle aklımıza ilk onun geliyor oluşu da sürpriz değil tabi ki.

Giyilebilir teknoloji pazarı o kadar yaratıcı ve büyümeye müsait ki, konu üzerinde çalışan pek çok firma var. Pek çok yaratıcı fikir de geliştiriliyor.

Sensoree tarafından üretilen ve modunuza göre ışık veren akıllı kazaklar.

Lark bilekliklerle hem fiziksel aktivitelerinizi, yeme alışkanlıklarınızı, uykunuzu kontrol altına alabilir hem de eşinizi uyandırmadan yataktan kalkabilirsiniz.

Misfit kolye uyurken, koşarken, yüzerken tüm aktivitelerinizi kaydedebiliyor.

Nfc yüzüklerde akıllı saatlerin pek çok özelliğini kullanmak mümkün.

Bir başka yaratıcı ürün ise bisiklet sürücüleri için tasarlanan bir boyunluk. Sıradan bir boyunluk gibi gözüken ürün herhangi bir kaza anında arabalardaki hava yastıkları misali bir anda sizi koruyan bir kaska dönüşüyor.

Ya da vizux gözlüklerle biraz sanal gerçeklik deneyimi yaşamaya ne dersiniz?

Peki ya beyin dalgalarınızı tarayıp modunuza göre müzik çalan bir kulaklık çok mu fantastik?

İşte bu yukarıda bahsedilen ürülerin hepsi giyilebilir teknolojinin nimetleri arasındayken, hayatımızı da kolaylaştıracağa benziyor.

Mehmet Pişkin’in intiharı

SEYRETMEYEYİM diyordum o intihar öncesivideosunu; kendimden büyük bir parça bulacağımı biliyordum o çocukta, kendi beyaz Türk dünyamın bir parçası olduğunu seziyordum. Yaşımız tutsa arkadaşım ya da kardeşim olabilirdi, şimdi onu seyrederken düşündüm de çocuğum da olabilirdi; hayata karşı tavrı, sanki onu ben yetiştirmişim gibiydi.

Bütün bunları seziyordum; bu yüzden seyretmemem gerekiyordu o videoyu, seyredersem ruhen bir darbe alacağımı biliyordum, ama dayanamadım, insani zayıflığıma yenik düşüp korkarak da olsa seyretmeye başladım. “Bu çocukla aynı tür kitapları okuduk herhalde, hayat tarzlarımızın bu kadar benzemesi, bu konuda okuyup düşünmeden mümkün değil” diye içim ürpererek düşündüm.

Bir aşamada Ella Fitzgerald’ın “Every Time We Say Goodbye” şarkısını koydu. Son sigarasından nefesler alırken bir yanda şarabını yudumlayıp şarkının sözlerini mırıldanıyordu. Dindar olmadığını, ateist olduğunu anlatırken içimden, “Ben de deistim kardeş, bu dünyada bizim hayatımız zor” diye geçirdim.

Ben izleyebilmeye dayanabildiğim kadarıyla izledim, ama bu videoyu Türkiye’nin gündemine taşımış olan haberturk.com’dan Işıl Cinmen’in harika haberine göre videonun bir bölümünde “SO long and thanks for all the fish” de diyormuş. İyi ki görmedim bunu, yoksa o noktada bu hiç tanımadığım çocuk için gözyaşı da dökerdim.

“So long and thanks for all the fish” lafı, benim yıllar önce okumuş olduğum ve o günden bu yana aldığım keyiften dolayı birçok defa yeniden okuduğum Douglas Adams’ın “Hitchhiker’s Guide to the Galaxy” kitaplarından bir tanesinin adı tabii ki.

Dizinin o kitabında, uzayda yapılacak bir otoyolun önünde engel oluşturmasın diye yok edilmesi kararlaştırılan dünyadan kaçan Dolfinlerin ayrılış mesajıydı bu. Dolfinler “Hoşçakalın ve tüm balıklar için teşekkürler” diyordu.

Bu mesaj bittikten 15 dakika sonra kendisini öldürecek bu çocuk o anda bile esprisini kaybetmiyor ve kaliteli davranmayı sürdürüyordu.

Evet hayata, ölüme, inanca, inançsızlığa tavrıyla, şarabıyla, dinlediği müzikle ve okuduğu kitaplarla aynı dünyanın insanları olduğumuz belli olan bu çocuk, üstelik bu kadar çok güzel yaşama potansiyeli varken neden ölmeyi seçmişti?

Veda mesajı o kadar kaliteli, o kadar üzerinde düşünülmüştü ki, “Neden yaptı, keşke yapmasaydı, bu iş yanlış oldu” diye ahkâm kesmeye katiyen cesaret edemem. Ama tabii ki insan elinde olmadan yine de düşünüyor, “Böyle genç bir adam neden ölümü seçti?” diye.

Hepimizin içinde cirit atan bireysel şeytanlar var, hepimizin hayatı sürdürme gücünü zorlayıp yok eden faktörler çok fazla, hayat son derece acımasız ve bazen insan bu acımasız hayattan çekip gitmeyi isteyebiliyor, hepimizin yaşam bardağı bir aşamada dolup taşabiliyor. Bütün bunları biliyorum tabii ki.

Ama yine de… Benim bir başka kuşkum da var. Acaba Mehmet Pişkin, bu ülkenin beyaz Türklerini son zamanlarda sarmaya başlayan müthiş umutsuzluk ve bu ülkede hayallerini, arzularını gerçekleştirme imkânının hızla ellerinden kaçırma duygusunun getirdiği ruhi yıkımdan da payını aldı mı diye korkuyorum. Ben kendi çevremde insanların bugün Türkiye’nin geldiği durum nedeniyle derin ve müthiş bir mutsuzluk ve korku yaşamaya başladıklarını biliyorum.

Zaten zor ve yıpratıcı olabilen bu hayatın üzerine bir de yaratılan gündelik yaşam kalitesizliği terörü eklenince bireysel ruhi çöküşler olabiliyor. Herkes gibi olmayan, kalabalıklardan farklı insanların bu ülkede hayatlarını sürdürmeleri gerçekten bireysel irade direnmesiyle olabiliyor artık. Ama bazen deMehmet Pişkin’de olduğu gibi o bireysel direnme gücümüz de yıkılabiliyor ve bunu yapacak kadar cesur olanlar intiharı seçebiliyor.

Hele de Mehmet Pişkin gibi her düzeyde, her aşamada hızla dinselleşmeyi sürdüren bu toplumda inançsız olarak yaşamayı tercih edip bunu sürdürmeye çalışan insanların direnme gücü daha hızla çökebiliyor.

Eğer durum böyleyse, bu kuşkularım doğruysa, bu çocuğun ölümünü yeni Türkiye koşullarının hızlandırdığını söyleyebiliriz.

Biliyorum şimdi bazıları, belki de çoğunluk onun intiharını inançsızlığına, şarabına ve seçmiş olduğu hayat tarzına bağlamaya çalışacak. Kendilerini tatmin etmelerine yarayacaksa varsın yapsınlar bunu, ama kimse kendi kafasında yarattığı kılıflarla bu intihardaki sorumluluğundan elini yıkamaya çalışmasın.

Mehmet Pişkin’i, yaratmış olduğumuz bu berbat ortamın onun bireysel kırılganlıklarının üzerine getirdiği yükler intihara itti.

Kaynak:Habertürk